Gün içinde neler yediğinizi hiç düşündünüz mü? Özellikle çalışıyorsanız veya öğrenciyseniz. Kısaca kapitalist sistemin çarkında koşarken, en hızlı ve kısa yoldan karnınızı doyurmaya mı çalışıyorsunuz? Bir de şunu tahmin etmek istiyorum en sevdiğiniz yemek hamburger ve patates mi?

Bundan çok değil son 50 yıl içinde yemek yeme alışkanlığımız fazlasıyla değişti. Bir markete girdiğinizde etrafınızda 1930 yılların çiftliklerinin fotoğraflarının kullanıldığı doğal olduğu vaadelilen milyonlarca paketlenmiş ve dondurulmuş ürün var. Artık pazarlarda ve marketlerde mevsimlere yer yok. Hamken koparılan bir domates etilen gazıyla olgunlaştırıldıktan sonra bir yıl boyunca tüketilebiliyor. Etler çiftliklerden uzak devasa bir seri üretim şeridinden geçiyor. Kemiksiz paketlenmiş bir şekilde reyonlarda sergileniyor. Teknolojinin ilerlemesiyle herşeye ulaşması daha kolay ve daha ucuz gözükebilir fakat bunların nasıl olduğu hakkında bir fikriniz var mı? Gıda sektörü yediklerimizle ilgili gerçekleri bilmemizi istemiyor.

Gıda sektörü yediklerimizle ilgili gerçekleri bilmemizi istemiyor.

Şimdi size kısaca Mac Donald kardeşlerin hızla yükselen başarısından bahsedeceğim. 1930’larda yeni bir restoran şekli ortaya çıkar, arabaya servis. Mac Donald kardeşler bu alanda çok başarılı olur. Ancak daha sonra masrafları kısıp işi basitleştirirler. Restoran işletmeciliği konusunda devrimsel bir fikre imza attarlar, fabrikasyon bir mutfak yaratırlar her eleman defalarca tek bir şeyi arka arkaya yapmak üzere eğitilir. Haliyle maaşlar düşer. Hem ucuz hem leziz hem de bir okadar çabuk sunulan yiyeceklerle başarı yakalanır.

Öneri olarak The Founder filmini izleyebilir ve Mac Donalsın yükselişini ve franchising kavramının doğuşunuda öğrenebilirsiniz.

Buraya kadar herşey normal. Peki bu etler ve tatlar dünyanın her yerinde nasıl aynı olabiliyor? Şuan et sektörünün en büyük müşterisi hamburger şirketleri. Aynı şekilde domatesin marulun ve patatesinde. Bu sebeple tavukların üretim şekli tamamen değişti. Artık tavuklar 50 yıl öncesine oranla yarı yarıya daha erken büyüyor ve kesiliyor ancak iki kat daha büyükler. Tavuklar hiç gün ışığı görmüyor. Bir civciv yedi hafta sonra iki buçuk kiloluk bir tavuk haline geliyor. Kemikleri ve iç organları bu hızlı büyümeye yetişemiyor.

Tavuklar hiç gün ışığı görmüyor. Bir civciv yedi hafta sonra iki buçuk kiloluk bir tavuk haline geliyor. Kemikleri ve iç organları bu hızlı büyümeye yetişemiyor

Bu sebeple çoğu birkaç adım attıktan sonra düşüyor. Yemlerine antibiyotik koyuluyor. Bir yerden sonra bakteriler bağışıklık kazandığı için antibiyotikte fayda etmiyor. Peki sığır etleri?

Hiç farkettiniz mi markette ki herşeyin içindekiler kısmında mısır var. Çünkü mısır üretim maliyetinden çok daha az maliyetle yetiştirilebiliyor ve depolanabiliyor. Büyük şirketlerin düşük maliyetli mısıra olan ilgileri hükümeti mısır üretmeye teşvik ediyor. Hayvanları mısırla beslemek hem ucuz hem de şişmanlatıcı. Böylece hayvan yemlerininde temel maddesi haline geliyor. Yalnız ineklerin evrimi mısır yemeğe uygun değil. Ama üreticiler mutasyon üstüne mutasyonla ineklere mısır yedirme evrimini gerçekleştiriyor.

Bazı araştırmalar yüksek oranda mısır tüketiminin hayvanlarda aside direncli kolik asidine yol açtığını ortaya koyuyor ve bunlardan en zararlısı e koli bakterisi.

Şimdi size küçük Kevin’ın hikayesini anlatacağım

Şimdi size küçük Kevin’ın hikayesini anlatacağım. İki buçuk yaşında sağlıklı bir çocuk olan Kevin ailesiyle çıktığı tatil dönüşünde hamburger yer ve aniden hastalanır. Doktorlar kanlı ishale yakalandığını ve böbreklerinin iflas ettiğini söyler. Kevin diyalize bağlanır. Su içmesine izin yoktur. 12 gün sonra küçük Kevin suya kanarak ölür. Bunlara sebep olan e koli bakterisidir. Kevının annesi bu durumun peşini bırakmaz ve etler ölümünden 16 gün sonra toplatılır. Daha sonra bu konu Kevin kanunu olarak medyada duyulur. Kanunda tarım bakanlığına üst üste bakterili et üreten tesisleri kapatma yetkisi verilecektir. Fakat yasa tasarısı bir türlü yürürlüğe girmez.

Küçücük düşünmek gerekirse, yiyecekler üzerinde oynandığında evrim ayarlarımızı değiştirdiğimizi farkedebiliriz. Gerçek şu ki biz insanlar tuz, yağ ve şekeri çok seviyoruz. Yılda bunlardan yüzlerce kilo yiyoruz.

Peki kimlerin ailesinde şeker hastası yok?

Yüksek friktözlü mısır şrubu ve arıtılmış karbonhidratkar insülün artışına neden oluyor ve bedenimizin şeker sindirme sistemini yavaş yavaş yavaşlatıyor. Artık diyabet malesef çocuklarda da görülmekte.

Geleli bu işlerin tohum haline;

Yıllardır çiftçiler en iyi tohumlarını saklayıp yeniden ve yeniden dikti. Maalesef artık buna izin yok. Eğer bir çiftçinin tohum sakladığı öğrenilirse ciddi soruşturmalardan geçebilir. Artık kimyasal ürüne dayanıklı genetik özellikleri değiştirilmiş tohumlar piyasaya sürüldü.

Peki Türkiye?

Türkiye AB uyum paketiyle 2006 yılında 5553 tohumculuk kanunuyla bu sürece katıldı. Artık herkes GDO’lu tohumlar ekiyor. Şuanda Hükümet, 2018’den itibaren sertifikasız tohum kullanan çiftçiye destek verilmeyeceğini açıkladı. ‘Tohumculuk Yasası’ ile 2006’da darbe vurulan küçük çiftçiler yeni uygulamayla cezalandırılıyor.

Peki biz ne yapabiliriz?

Kendi bölgemizde yetişen ürünleri satın alabilir, alışverişi organik pazarlardan köylerden pazar yerlerindeki köylü nenelerden, dedelerden yapabiliriz. Ailemizle birlikte yemek pişirebilir ve yiyebiliriz. Okul ve iş yerlerinde sağlıklı yemek çıkarmalarını talep edebiliriz.

Küçükte olsa bir bahçemiz olabilir ve bu bahçeyle istersek dünyayı kurtarabiliriz.

Hayaleturk.com'da yayınladığımız yazılardan haberdar olmak için mail adresin ile tek tıkla abone olabilirsin.

Diğer 2178 aboneye katılın

e-posta adresiniz:


DMCA.com Protection Status

Bumerang - Yazarkafe
Bumerang - Yazarkafe